All for Joomla All for Webmasters
-->

Anadilde Eğitim Hakkı

Bütün temel insan hakları metinleri, insanı ve insanın onurunu koruma altına almaya çalışır. Aslında bütün dinler de, ideolojiler de, insanın mutluluğunu hedeflediği iddiasındadır. Ancak soyut olarak insanı korumak ve mutluluğunu temin, insanın doğal veya sonradan edindiği tüm kimliklerinin somut olarak korunmasına dönüşmedikçe, bir anlam ifade etmeyecektir.

İnsanın yaratılıştan getirdiği ırkı, rengi, dili veya sonradan edindiği dini, siyasi grubu v.s. tüm kimliklerinin olduğu gibi kabul edilmesi ve hukuken himaye bulması gerekir.

Bunların içerisinde en önemlilerinden birisi şüphesiz “anadil” hakkıdır. Bu hakkın sınırlarının tespiti için öncelikle “anadili”nin ne olduğunun irdelenmesi gerekir. Anadil sadece çocuğun annesinin kullandığı dil değil, belki anne karnında geçirdiği dönemde bile duyduğu, bu seslerle anlam dünyasının kendisine göre oluştuğu dildir. Araştırmalarda, “4 günlük Fransız ve 2 aylık Amerikan bebeklerinin alındığı bir çalışmada bebeklerin kendi dillerine ait sözleri yabancı dilden ayırt edebildikleri gözlemlenmiştir.”[1] Dolaysıyla kişi ile anadili arasındaki duygusal ilişki, yaşam boyu sürecek kadar derin bağlarla örülmektedir.

Bu sebeple, Anadil, çocuğun başta ailesi olmak üzere, soyu, çevresi ve ulusundan bilinçli bir öğrenim süreci olmadan edindiği dildir. Kişinin kendi kimliğini bulması, topluluk kültürünün yaşatılması ve sonraki kuşaklara aktarılması açısından anadilin yazılı olarak nesilden nesile aktarılması da çok önemlidir.[2]        

İslam inancına göre de, dil ve renk (ırk), yerler ve gökler gibi Yaradana has işaretler taşıyan ayetlerdir. (Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.(Rum Suresi, 22.Ayet) Buna göre her dil ve ırk, Allah’ın kelam isminin ve kudretinin izleri ve yansımaları olup, bu yönüyle de kutsaldır. Ona savaş açmak, hem sonuçsuz bir çabadır, çünkü fıtrata/ yaratılışa karşı açılan her savaş kaybedilmeye mahkûmdur, ayrıca inanç boyutu ile de çok tehlikeli bir girişimdir.

Said-i Nursi, “her kavmin mabihi”l bekası olan adat-ı milliye ve lisan-ı kavmiye” diyerek[3] anadilin her ırkın onunla devam edeceği temel unsurlardan olduğunu beyan etmektedir.

Hem de ‘lisan-ı maderzad’ (anadil)denilen, eşia-i hissiyat-ı milliyenin mâkesi (milli hislerin parıltıları) ve semerat-ı edebin şeceresi (edebi ürünlerin ağacı) ve âb-ı hayat-ı maarifin cedavili (eğitim ve öğretime hayat veren suyun aktığı oluk) ve kıymet ve tekemmülünüzün mizan-ı itidali (mükemmelleşmenizin denge ölçüsü) ve doğrudan doğruya herkesin vicdanına karşı menfez (pencere) açmakla hayt-ı şuaı (ışık demeti) gibi tesiratı ilka edici (aşılayıcı) ihmalinizle gayet müşevveş ve bazı dalları aşılanmış olan lisanınız, şecere-i tuba (cennet ağacı) gibi bir şecerenin (ağacın) tecellisine müstaid (ortaya çıkmasına kabiliyetli) iken, böyle kurumuş ve perişan kalmış ve medeniyet lisanı olan edebiyattan nakıs (eksik) kalmış olduğundan, lisan-ı teessüfle (üzüntü ifadesiyle) lisanınız sizden hamiyet-i milliyeye (milli gayretinize) arz-ı şikayet ediyor (şikayetlerini sunuyor).

İnsanda kaderin sikkesi (mührü) lisandır. İnsaniyetin sureti (şekli) ise sahife-i lisanda (dilin sayfasında) nakş-ı beyan tersim ediyor (ifadenin güzelliğini yansıtıyor, resmediyor). Lisan-ı maderzad (anadili) ise tabii olduğundan, elfaz (lafızlar, sözler) davet etmeksizin zihne geliyor. Alış-veriş yalnız mana ile kaldığından zihin çatallaşmaz ve o lisana giren maarif (bilgi) “nakşun ale’l-hacer”(taşın üstüne işlenen nakış) gibi baki (daimi) kalır. Ve o ziyy-i lisan-ı millî (milli dilin kıyafeti) ile görünen her ne olur ise menus (alışılmış, cana yakın) olur. İşte hamiyet-i millînin (milli gayretin) bir misalini size takdim ediyorum ki, o da Mutkili Halil Hayalî Efendi’dir ki hamiyet-i millînin her şubesinde olduğu gibi, bu şube-i lisan (dil ile ilgili bölüm) meydanında “kasb-ı sebkî” ihraz eylemiş (edebi yazılarda birinci olmuş). Ve lisanımızın esası olan elifba ve sarf ve nahvini (dilbilgisi,gramerini) vücuda getirmiş. Ve hattâ diyebilirim ki: Asr-ı hamiyet (gayret asrı) ve gayret ve fedakârlık ve himayet-i zuafa (zayıfların gayreti) imtizac ederek (birleşerek) vücud-u manevisini teşkil etmiştir (manevi vücudunu oluşturmuştur). Hakikaten Kürdistan madeninden böyle bir cevher-i hamiyete (gayret cevherine) rast geldiğinden, bizim istikbalimizi onun gibi ümidinden bir çok cevahir ışıklandıracaktır.[4]

Yani, O’na göre, anadili, doğrudan doğruya vicdanlara yol bulup, anlamları radyum ışınları gibi zihne yerleştirdiği için öğrenmede en etkili yol, eğitim ve öğretim hayatının damarlarında dolaşan kan, bir milletin gelişmişliğinin ölçüm aleti, edebiyat ürünlerini meyve veren bir kelime ağacıdır. Bediüzzaman bu bağlamda, kaderin insan üzerindeki damgasının dil olduğunu, anadili ile zihne aktarılan bilgilerin, taş üzerine yapılan nakışlar gibi kalıcı olup, insan için tanıdık ve cana yakın görüneceğini ifade eder. [5] Yine anadil, eğitim ve öğretime hayat verecek suyun/ kelimelerin aktığı oluk gibi olup, anadildeki kelimeler zihnin alışık olduğu sözler olduğundan, doğrudan manaya yoğunlaşılacağı için zihin zorlanmaz ve kalıcı bilgilere dönüşür. Anadilde yapılmayan eğitim- öğretimin, anadile kıyasla başarılı olmamasının önemli psikolojik sebeplerinden birisi de budur.

Şu cihan-ı medeniyette (medeniyet dünyası) ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta (yükseliş ve yarış zamanında), sair ihvan (kardeşler) gibi yekâheng-i terakki olmak (ilerlemeye ayak uydurmak) için himmet-i hükûmetle (hükümetin gayreti ile) Kürdistan’ın kasaba ve kurasında (köylerinde) mekâtib (okullar) tesis ve inşa buyurulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhud (minnet ile görülmekte) ise de, bundan yalnız lisan-ı Türkîye (Türklerin diline) aşina etfal (bilen çocuklar) istifade ediyor. Lisana aşina olmayan (Türçeyi bilmeyen) evlâd-ı Ekrad (Kürd çocukları) yalnız medaris-i ilmiyeyi (ilim medreselerini) maden-i kemalât (kemalat, yükselme kaynağı) bilmeleri ve mekâtib (okul) muallimlerinin (öğretmenlerinin) lisan-ı mahallîye (yerel dile) adem-i vukufları (bilmemeleri) cihetiyle maariften (eğitim-öğretimden) mahrum kalmaktadır. Bu ise vahşeti, keşmekeşi(karışıklığı); dolayısıyla garbın şematetini (doğunun kuru gürültüsünü) davet ediyor.[6]

Şu medeni dünyada, Kürtlerin de diğer kavimlerle birlikte, yüksek idealler için yarışması noktasında gerekli seviyeye gelmesinde, Kürdistan’ın değişik yerlerinde okullar açılmasını olumlu bulur. Ancak, bu okullar anadilde eğitim yapmadığı için bundan sadece Türkçe bilen çocuklar faydalanmakta, diğerleri mecburiyetle, sadece dini eğitim yapan medreselere yönelmektedir. Bu okullardaki öğretmenlerin Kürtçe bilmemeleri de, bu noksanlığı katmerlendirmektedir. Halbuki, hem dini ilimler ile kalbini, fenni ilimler ile aklını aydınlatan erdemli nesillerin yetişmesi ile Kürtler diğer kavimlerin seviyesine gelebilecek, dünyadaki yükselişlerin harekete geçirici gücü olan, fazilet yarışına hakkıyla katılabileceklerdir.

Bediüzzaman, çocukların eğitiminde öncelikle eğitimin anadilde yapılmasını, sonra da “lisan-ı resmiyeye ifrağ edilmesini” resmi dile çevrilerek verilmesini[7] yani en azından anadil ve resmi dili bilen çocuklar yetiştirilmesini de teşvik eder. Özellikle dünyanın küçük bir köye dönüştüğü günümüz dünyasında, çok dil bilmenin gerekliliği ve ön açıcılığını kendi döneminden tespit ve teşvik etmektedir.

Numune-i imtisal (uyulması gereken örnek) ve sebeb-i teşvik ve terğib (teşvik ve rağbetlendirme nedeni) olmak için, Kürdistan’ın nikat-ı muhtelifesinden (çeşitli noktalarından), biri Artuş aşairi (aşiretleri) merkezi olan Beytüşşebab cihetinde (yönünde); diğeri Mutkan, Belkan, Sason vasatında (ortasında); biri de Sipkan ve Haydaran vasatında olan nefs-i Van’da (Van’ın kendisinde), medrese nâm melufuyla (alışılmış ismiyle) ulûm-u diniye (dini ilimler) ve fünun-u lâzıme (lazım fenler) ile beraber, hiç olmazsa ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri (geçim vasıtaları) hükûmet-i seniyyece (değerli hükümetçe) tesviye edilmek (karşılanmak) üzere üç dârü’t-tâlim (ilim ve öğretim yuvası) tesis edilmelidir. Bazı medarisin (medreselerin) dahi ihyası (canlandırılması) maddî ve manevî Kürdistan’ın hayat-ı istikbaliyesini (gelecekteki hayatını) temin eden (sağlayan) esbab-ı mühimmesindendir (mühim sebeplerindendir).Bununla maarifin (eğitim-öğretimin) temeli teessüs eder (oluşur). Ve bu mebde-i teessüsten (kuruluşun başlangıcından) ittihad takarrur edecek (birlik anlayışı yerleşecek), ihtilâf-ı dahiliden (iç çekişmelerden) dolayı mahv olan kuvve-i   cesimeyi (büyük kuvveti) hükûmetin eline vermekle harice sarfettirmek için hakkıyla müstahak-ı adalet (adaleti hak eder) ve kabil-i medeniyet oldukları gibi (medeni olmaya müsait), cevher–i fıtriyelerini (doğuştan gelen kalitelerini) göstereceklerdir.[8]

Genel olarak tüm İslam kavimlerinin, özelde de Kürtlerin en önemli üç sosyal hastalığından biri olan “cehalet”in giderilmesi için, Kürdistan’ın üç merkezi noktasında, hem din ilimlerini, hem fen ilimlerini birlikte okutacak, Kürdlerin alıştığı “medrese” ismiyle okulların açılması gerektiğini söyler. Buralarda en az ellişer öğrenci, masrafları da devlet tarafından karşılanmak üzere okutulmalıdır. Ayrıca buralardaki mahalli bazı medreseler de canlandırılmalıdır. Böylece Kürdistan’daki eğitimin temeli tesis edilmiş olur. Bunun sonucu birlikte yaşama iradesinin güçlenmesi olacaktır. Böylece cehalet sebebiyle doğan sürtüşmelerle iç çekişmelerde yok olan Kürtlerin maddi kuvveti de, Osmanlı’nın ve ümmetin dış düşmanlara karşı kullanılmak üzere hizmetinde olacaktır. Böylece Kürtler adaleti hak eder, medeniyete müsait olduklarını ve yaratılıştan gelen kalitelerini göstermiş olacaklardır.

Yine 1910 lu yıllarda 2.Meşrutiyetten hemen sonra, doğudaki Kürt aşiretlerini dolaşarak meşrutiyeti anlatırken, Medresetüz Zehra projesini detaylandırmış, ideali olan bu üniversitede “lisan-ı Arabi vacip, Kürdi caiz, Türki lazım kılmak” gerektiğini, üç dilin de olduğu bir eğitim tarzının gerekliliğini vurgulamıştır. Burada din ilimleri ile fen ilimleri birlikte okutulacaktır. Bu üniversitede özellikle mahalli dil olan Kürtçeyi bilen alimlerin çalıştırılması gerektiğini, böylece medrese ismiyle ve üç dilli eğitimi ile yerel halkın kendisine yakın bilip, daha çok sahip çıkacağını, ayrıca Kürt alimleri için de olumlu bir gelecek sağlanmış olacağını belirtir.

Hz. Peygamber (A.S.) ın kendin için istediğini kardeşin için istemedikçe hakiki mü’min olamazsın” beyanı da, inanç olarak İslamı seçenlerin bu kesin buyruğa uyarak, kendisi için istedikleri tüm insani hakları empati yaparak, ama, fakat v.s. kayıtlar koymadan, diğer ırktan insanlar için de istemek ve savunmak gibi ahlaki bir sorumluluk yüklemektedir.

Bugün, Dünyada gelinen aşamada, azınlık haklarının neler olduğu değil, azınlığın tanımı konusunda tartışmalar sürmektedir. Ancak azınlıkların sahip olması gereken hakların listesi ve içeriği giderek genişlemektedir. Bunların en başında da anadilde eğitim hakkı yer almaktadır. Azınlıkların ya da başka bir deyişle farklı olanların içinde bulundukları toplumun zenginliği olduğu anlayışı gelişmekte ve yerleşmektedir.
         Çeşitliliğin çoğulcu, demokratik bir ülke için tehlike değil, birleştirici ve zenginleştirici bir unsur olduğu artık ortak görüştür. Bu yöndeki gidişat ise, çoğunluğun sahip olduğu hakların tümünün, azınlıklara yani farklı olanlara da, tanınması yönündedir.
         Bu konu dünyada ve Avrupa’da birçok temel insan hakları metninde yer almıştır. Son dönemde ise daha açık ve yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştır. Temel insani metinlerde bir mutabakat olsa bile, Avrupa’da da uygulama ve yerel mevzuatta farklılıklar ne yazık ki devam etmektedir. İnsanoğlununun “ben” merkezli ve “insan” merkezli, iyi ve kötü iki yanı orada da mücadeleye devam etmektedir.

Avrupa Birliği'nde konuşulan tüm dil ve lehçeler arasında yirmi üç tanesi resmî statüye sahiptir. Bu diller: Almanca, Bulgarca, Çekçe, Danca, Estonca, Hollandaca, İrlandaca, Litvanyaca, Matlaca, Fince, Fransızca, İngilizce,İspanyolca, İsveççe, İtalyanca, Lehçe, Letonca, Macarca, Portekizce, Romence, Slovakça, Slovence ve Yunancadır. Avrupa Birliği’nin dil politikası her üye ülkenin kendi sorumluluğundadır.

AB’deki azınlık haklarının korunması meselesi daha çok her ülkenin kendi pratikleri, kurumların siyasal düzenlemeleri ve bireysel politikalarıyla alakalıdır.

Azınlıkları tanıma, haklarını koruma ve siyasi hayata katılma olanakları konularında AB’nin üyeleri arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. AB’nin azınlıkları korumak için ortak bir politikası yoktur, ancak böyle bir politikayı gelecekte oluşturabilecek bazı adımlar atılmaktadır

Bu konuda, insanlığın ortak birikimleri ve değerleri arasında İnsan Hakları ve Çocuk Hakları Evrensel Bildirgeleri de vardır. Her iki bildirge de temel haklardan olan, insanın eğitim ve anadilinde eğitim hakkına özel vurgu yapar. Anadilde eğitim ise çocuğun sağlıklı gelişimi açısından vazgeçilmez öneme sahiptir. Uluslararası sözleşmelerde kendine yer edinmesi de bu yüzdendir. Bilimsel araştırma ve gözlem süreçlerinin sonucunda kendine özgü kavramları olan bir içeriğe de kavuşmuştur.

Bu bağlamda yapılan, 1991’de ABD’de Ramirez’in İspanyolca azınlık dilini konuşan 2 bin 352 öğrenciyi kapsayan çalışması ve sonucu şöyle çıkmıştır; Araştırmada öğrenciler üç farklı grup ve eğitim programına tabi tutulmuştur. Birinci grup sadece İngilizce, ikinci grup 1-2 yıl İspanyolca eğitimden sonra İngilizce, üçüncü grup ise 4-6 yıl İspanyolca eğitimden sonra İngilizce eğitim görmüştür. Sonrasında anadilinde uzun süre eğitim alan son kısımdaki grup zamanla İngilizce’yi anadili düzeyinde kullanabilir duruma gelmiş, çalışma grupları içinde en başarısızı ise, anadilde hiç eğitim almayan birinci grup olarak görülmüştür. Bu grubun üyeleri sonraki süreçte de diğer derslerden, yaş grubunun başarısının çok gerisine düşmüşlerdir.
           Jim Cummins’e göre farklı kültürlerden gelen çocuklar baskın dilde eğitime başladığında, çocukla ebeveyn arasındaki iletişim kesilmekte ve pedagojinin temel kuralı olan, çocuğun deneyimlerle kazandığı bilgiler üzerinden öğretim yürütülmesi ilkesi ihlal edilmiş olmaktadır. Çocuğa doğrudan ya da ima yoluyla “kendi kültürünü okul kapısının dışında bırakacaksın” denildiği için çocuk kendisini reddedilmiş olarak hissetmekte ve çocuğun öğrenme ortamına aktif katılımı engellenmiş olmaktadır.”[9]

Sonuç olarak, Hz.Peygamber a.s. ın Veda Hutbesinde de belirttiği üzere kutsal olan insanın canı, malı, ırzı gibi temel haklarıdır. Uluslar arası evrensel hukuk ve Türkiye’de yaşayan toplumun inanç ve değerleri, farklı etnik kimlikte olmanın, bunların tüm kültürel haklarını tanımanın, çeşitliliği ve çok renkliliği korumak için yerinden yönetim ilkesinin, anadil ve anadilde eğitimin bir hak olduğunu açık bir şekilde karşımıza çıkarmaktadır. Bu haklar, ideolojilerin dogmalarına feda edilmemelidir. Yaratılış/ fıtrata karşı durmanın topluma hiçbir getirisi olmamıştır/ olmayacaktır. Konunun sosyal boyutunda ise, Türkiye toplumu, imparatorluk bakiyesi, çok dilli, çok dinli bir gelenekten gelmesi yönüyle, empati yaparak, bu hakların doğallığını, haklılığını anlayabilir, ulus devlet anlayışının kendilerine giydirdiği “deli gömleğini” aşabilirler. Mevzuat boyutunda ise; Türkiye Cumhuriyeti devleti, toplumsal barış için, başta anadilde eğitim hakkı olmak üzere, temel haklara ilişkin tüm bu hakları - hiçbir pazarlık konusu yapmadan tüm vatandaşlarına – tanıyarak ve uluslar arası sözleşmelerdeki ihtirazı kayıtları kaldırıp, toplumun önünü açabilecektir. Nazım Hikmetin deyişiyle”Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” barış içinde bir yaşama herhalde böyle ulaşılabilecektir.

                                                                               Mehmet Arif Koçer

                                                                               Gönen 1.Noteri

                                           (Aksiyoner Hukukçular Derneği Bülteni 2. Sayı Sayfa12)

 

[1] Elvan Karacan, Bebeklerde ve Çocuklarda Dil Gelişimi, Klinik Psikiyatri sayı: 2000/3 264

[2] Erişim: [http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=10394] Hatice Eroğlu Akdoğan makalesi. Erişim tarihi: 10.03.2011

[3] Said Nursi, İçtimai Dersler, Zehra Yayıncılık, 2006, İstanbul, Nutuk, 23, 24

[4] Nursi, İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi, 191

[5] Erişim: [http://www.zehradernegi.org/risale-i-nur/makaleler/246-kaderin-nsandaki-muehrue-ana-dil.html] Erişim tarihi: 23.03.2011

[6] Nursi, İçtimai Dersler, Makaleler, 507

[7] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat, 85

[8] Nursi, İçtimai Dersler, Makaleler, 508

[9] BİA Net Haber Sitesi 19.02.2007 tarihli Havva Sayar haberinden alınmıştır.

Meya Hukuk | İletişim Bilgileri

  • Tel: 0412 228 1525
  • Fax: 0412 228 1525
  • Gsm:0531 611 33 22 | 0507 558 98 28
  • Email: info@meyahukuk.com
  • Adres:Mahabad Bulvarı No:2 Gold Office Büro No:14/40 Yenişehir/Diyarbakır

Yasal Uyarı

​İnternet sitemizdeki bilgi ve açıklamalar sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sitemizde yer alan bilgiler reklam amaçlı değildir. Kullanılan bütün içerikler Meya Hukuk danışmanlık bürosuna aittir. Büromuzun açıkça yazılı izni olmadan logo ve sair bilgileri kullananlar hakkında yasal işlem yapılır. Bu siteyi ziyaret ederek yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılırsınız.