All for Joomla All for Webmasters
-->

Kentlerdeki Mülteciler Ve Baroların Mülteci Alanındaki Sorumluluğu

Türkiye’ye sığınma amacıyla gelen sığınmacılar sığınma başvurularını kayda geçirip sığınma prosedürüne girebilme başarısını gösterebilmişlerse İçişleri Bakanlığının belirlediği kentlerde sığınma prosedürlerini takip etmek zorundadırlar. “Uydu kent” denilen bu şehirlerde kapalı merkez veya kamplarda tutulmazlar ve kent içinde “istedikleri yerde” ve serbestçe yaşamalarına izin verilir.

Yerine getirmeleri gereken tek sorumluluk şehirden ayrılmamak ve şehirden ayrılmadığını ispat etmek için belirlenen periyotlarda imza atmaktır. Kent halkı ile temas kurabilmek için güzel ve yürütebilmek için de kolay gibi görünen bu sistem sığınmacıların kapalı ve/ya izole mekanlarda tutulması düşüncesine göre kuşkusuz kulağa daha hoş gelmektedir. Ancak uygulama hiç de öyle değildir.

 

Türkiye’ye sığınan sığınmacı sayısı son yıllarda çok ciddi oranda artmıştır. Bu artışa rağmen Türkiye’nin 1951 Cenevre Sözleşmesine koymuş olduğu coğrafi sınırlamayı halen muhafaza etmesinden doayı Türkiye’den mülteci kabul ederek “yeniden yerleştirme” yapılan 3. Ülkeler alım kotalarını arttırmadıklarından her yıl Türkiye’den ayrılan mülteci sayısı oransal olarak azalmıştır. Bundan dolayı sığınmacılar için öteden beri uydu kent olarak belirlenen şehir sayısı 2010 sonunda 51’e, 2012 sonunda 63’e çıkarılmıştır. Şehirlere gönderilen sığınmacı sayısı da ciddi olarak arttırılmıştır ve sığınmacılar bu uydu kentlerde –Suriyeli mültecilerin kitlesel durumundan ayrık olarak- en azından niceliksel olarak çok daha görünür duruma gelmişlerdir.

 

Nisan 2011’de başlayıp halen artarak devam eden Suriyeli mültecilerin ülkemize yönelik nüfus hareketi ve şehirlere dağılımı çok daha dramatiktir. Suriyeli mültecilere yönelik kimi zaman politik bir zeminden beslenen nefret söylemi sadece Suriyeli mültecilerle sınırlı kalmamakta, medya ve özellikle sosyal medya üzerinden ülkedeki tüm mültecileri hedef almaya çalışmaktadır. Bu konuda pro-aktif tedbirler alınmazsa 10 yıla kalmadan Yunanistan’daki gibi göçmen ve mültecilere fiziki saldırıların başlamasını tahmin etmek kehanet olmayacaktır. Yakın zamanda 7 şehirde inşaatları bitirilecek olan 750’şer kişi kapasiteli Kabul, Barınma ve Tarama Merkezleri ile Türkiye ilk kez şehir içlerinde “kamp” sayılabilecek mülteci yerleşkeleri modelini tecrübe etmeye başlayacaktır ve başta bu şehirler olmak üzere Türkiye bu modele tamamen hazırlıksızdır.

 

İltica alanına ilişkin mevzuat Türkiye’nin her yerinde aynı olmasına karşılık şehirden şehire sığınmacılara yönelik uygulama ve sağlanan hizmetler çok ciddi değişkenlikler gösterebilmektedir. İlgili kamu ve sivil toplum aktörlerinin hiç veya yeteri kadar varlık göstermemeleri halinde o şehir şehre gönderilen ve burada ne kadar kalacağını bilmeyen sığınmacılar için adeta birer “açık hava hapishanesi” işlevi görmektedir. Avrupa’ya ulaşma yollarında tır kasalarında nefessiz kalarak veya denizlerde ölen ve hemencecik “kaçak göçmen” damgası vurulan insanların önemli bir kısmı bu “açık hava hapishanesi” kentlerin ve genel anlamda Türkiye’deki sığınma prosedürünün koşullarına dayanamayan sığınmacılardır.

 

Uydu kentlerin kamu idarecileri ve sivil toplumu şehirlerine gönderilen bu yabancılar hakkında büyük oranda bilgisiz ve her anlamda hazırlıksızdır. Türkiye’nin iltica alanını içeren ilk yasası olan 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun (YUKK) kabulü ve Türkiye’de bu alanda çalışmak üzere kurulan ilk “sivil” kurum olan Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün (GİGM) kurulması günümüzden geleceğe fırsatlar sunmaktadır. Ancak bu aşamada şehirlerde bu konuda “otomatik” olarak işleyen bir mekanizma yoktur. İşte tam da bu noktada ulusal ve yerel düzeyde kısa, orta ve uzun vadeli strateji ve eylem planlarını düşünecek kamu otoriteleri, yerel idare, meslek odaları, sivil toplum ve üniversite olarak multi-disipliner ortak bir koordinasyon ve yönetişime ihtiyaç bulunmaktadır. Sığınmacıları kendisine yük olarak değil, insani dayanışma sorumluluğunun ve onurunun paylaşımı olarak gören bir bakış açısıyla ülke çapında ve o şehre özgü koordinasyonların kurulması gerekmektedir.

 

Baroların Sorumluluğu

 

Diğer tüm meslek odaları gibi Baroların da uzun zamandır büyük oranda bu alana bilgisiz ve ilgisiz kaldığını söylemek sanırım haksız bir değerlendirme olarak sayılmayacaktır. Belki de bundan dolayı 6458 sayılı YUKK’nun hazırlanmasında yasa koyucu –başkaca kanun ve düzenlemelerde 1136 sayılı Avukatlık Kanununun adli yardım hükümlerine atıf yapma gereği duymazken- 57/7 ve 81. maddeleri ile Avukatlık Kanununa, adli yardım hükümlerine ve dolayısıyla Barolarımıza somut atıf yapmıştır. Bu haliyle adeta yasanın hazırlanmasında çok sözü edilen ve göç alanında oluşturulmasının arzulandığı ifade edilen “check and balance” sisteminin yerleşmesinde Barolara pozitif bir sorumluluk yüklenmiştir. Türkiye tarihinde ilk kez bir yasa ile yeni uygulaması olacak bu sahanın bazı idari ve yargısal denetim mekanizmalarının sadece kağıt üzerinde kalmayıp Barolar aracılığı ile etkin denetimi imkanı oluşturulmuştur. Bu denetimin ne kadar etkin ve nitelikli olacağı meselesi kanaatimce şu anda Barolarımızın önünde durmakta olan en önemli insani ve hukuki sorumluluk alanlarından birisidir. Ancak bu duruma ilişkin halen Baroların tamamının ciddi bir farkındalık içinde olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Yeni yasanın Barolara getirdiği sorumluluğun tam olarak kavranmaması bir tarafa, değişik nedenlerle adli yardım bütçesinin bu “yabancı” kesimden esirgenmesine yönelik kimi yaklaşımlara da rastlanabilmektedir.

 

Elbette, Baroların sağladığı adli yardımın sığınmacılar nezdinde etkin olarak işlerlik kazanmasında ciddi yapısal, finansal ve insan kapasitesine yönelik sorunlar vardır. İşin kötüsü bu sorunlar kanunun henüz yürürlük kazandığı ve Barolara ihtiyaç duyulduğu bu aylarda tam olarak fark edilip çözüm imkanları oluşturulmuş da değildir. Türkiye göç ve mülteci hukuku kanaatimce henüz ilkel dönemini yaşamaktadır. Bu alandaki içtihat hukukunun gelişmesinin önünde büyük ve ciddi engeller vardır. Eğer avukat meslektaşlarımızın ve Barolarımızın bu alana yoğun ve nitelikli bir şekilde dahil olması sağlanmaz ise bu hukuk alanı Türkiye’de gelişmemeye, dolayısıyla idarenin tek başına herhangi bir yargı denetimi olmaksızın tüm uygulamayı kontrol etmesine mahkumdur. Bu nedenle Türkiye’de bu alana ilişkin oldukça tarihi bir noktada bulunduğumuzu düşündüğümü belirtmek isterim.

 

Türkiye’deki sığınmacıların, hele özgürlüğünden alıkonularak Geri Gönderme Merkezlerinde (GGM) idari gözetim altında bulunan yabancıların Baroların adli yardım hizmetlerinden yararlanabilmeleri açısından normal bir vatandaşa nazaran çok ciddi zorluklar ve dezavantajlar içinde bulunduğunun öncelikle fark edilmesi ve buna göre bir pratiğin uygulanmasının kabul edilmesi gerekir. Gerçekten, TBB Adli Yardım Yönetmeliğinin adli yardım mekanizmasının işleyişini düzenleyen 5. maddesinin bu durumda bulunan yabancıların başta hukuk ve dil bilmez kişiler olarak birçok dezavantajlarını gözeterek uygulanması adeta bir fiili zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. Buna göre adli yardım ön büroya fiilen erişim, fakirlik durumunun kabulünde birçok belge istemek yerine bu hususta bir karine kabulü, başvurunun kabulünde ve görevlendirmede normal prosedür takip edilmeyip yapılacak adli başvurulardaki çok kısa zaman kısıtı göz önüne alınarak çok hızlı davranılması gereği adli yardımdan bu alandaki görevlendirmelerde adeta uyulması zorunlu hususlardır.

 

Adli yardımdan avukat görevlendirmesi ile de sorunlar bitmiş olmamakta, esasen yeni başlamaktadır. Nitekim, görevlendirilen avukatın GGM’de veya dışarıda müvekkili ile görüşmesinde başta güvenilir, yetkin ve bağımsız bir tercüman sorunu vardır. Her ne kadar bu hususta YUKK’da düzenleme bulunsa da uygulamada bu sorun çözülmüş değildir. Baroların adli yardım bütçesinden bir tercüman kalemi oluşturulması avukatların güvenebileceği en iyi çözüm olacaktır. Bunun dışında GGM’de bulunup, pasaportu olmayan ve henüz iltica prosedürü içine girip TC Yabancı Kimlik numarası alamamış kişilerin noterden vekaletname çıkarmasında fiili ve hukuki sorunlar vardır. Bu durumdaki kişiler için adli yardımdan görevlendirilen avukatların HMK madde 77 kapsamında açtığı davalarda Ankara 1. İdare Mahkemesi davayı kabul etmekte ancak noter vekaletini sonradan ibraz edemeyen avukatların vekilliğinin düşürülmesine karar vermektedir. Bu nedenle burada artık ilgili yabancının hukuku kadar avukatlık mesleğinin de savunulması gerekmektedir.

 

Bu bariyerlerin aşılmasından sonra etkili ve nitelikli bir hukuki yardımın sağlanabilmesi için Baroların adli yardım listelerine kayıtlı avukatlar içinden bu alanda görev almak isteyen avukatlara sertifikalı bir ön eğitimin verilmesi gerekmektedir. Hatta bu eğitimlerin gelişen mevzuat ve Mahkeme kararlarını da takip edecek şekilde belirli zaman dilimlerinde tekrarlanması adeta bir zorunluluk olarak görülmektedir. Yine, bundan sonra Barolar içinde veya tüm Türkiye’deki Baroların hepsinin birden yararlanabileceği elektronik ortamda hazırlanmış ve avukatların erişimine açık bir “menşe ülke veri tabanı” bilgisi nitelikli dilekçeler ve ülkelerdeki tehlike faktörünü tartışabilmek için son derece önemli olacaktır. Ancak bu durumda bu türden davalar olması gereken hukuki yetkinlikte olabileceklerdir.

 

Bu nedenlerle Türkiye’de yeni bir yasa ve yeni bir genel müdürlük ile bu alanda yepyeni bir uygulama başladığı görüldüğüne göre avukatların ve Barolarımızın bu sahada üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesinde önemli bir tarihi kavşakta olduğumuzun bilinmesi gerekir. Ya bu sorumluluk ile Barolar nezdinde etkili, nitelikli, şeffaf, adil, insan onuru ve insanlık dayanışmasına uygun bir adli yardım hizmeti sağlanacak, ya da hiçbir insiyatif alınmayarak her türlü istismar ve suistimale açık bu kesim kendi kaderlerine bırakılacaktır.

 

Av. Taner Kılıç

İzmir Barosu üyesi

(Aksiyoner Hukukçular Derneği Bülteni 3.sayı Sayfa 12)

 

Meya Hukuk | İletişim Bilgileri

  • Tel: 0412 228 1525
  • Fax: 0412 228 1525
  • Gsm:0531 611 33 22 | 0507 558 98 28
  • Email: info@meyahukuk.com
  • Adres:Mahabad Bulvarı No:2 Gold Office Büro No:14/40 Yenişehir/Diyarbakır

Yasal Uyarı

​İnternet sitemizdeki bilgi ve açıklamalar sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sitemizde yer alan bilgiler reklam amaçlı değildir. Kullanılan bütün içerikler Meya Hukuk danışmanlık bürosuna aittir. Büromuzun açıkça yazılı izni olmadan logo ve sair bilgileri kullananlar hakkında yasal işlem yapılır. Bu siteyi ziyaret ederek yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılırsınız.